kemal kilicdaroglu

http://samanyoluhaber.com/...glu-fena-cuvalladi.html

yapma kemal, etme kemal...

mumtazer turkone

bugün ki yazısını takdir etmemek mümkün değil.saygılar...

"sivil darbe" mantıksız bir söz. "darbe" adı üzerinde "darp" kelimesinden geliyor. bildiğiniz fizikî şiddeti kullanmadan veya elinizde silah, tehditle iktidarı alaşağı etmeden "darbe" olmaz. "darbe"nin yani "vuruş"un olması için şiddetin mutlaka devrede olması lâzım.

böyle bir şiddetin sivil şekli nasıl olur? yani "sivil darbe". kitleler ayaklanır ve önüne çıkan her şeyi sel gibi yıkar-geçer. hükümet alaşağı olur. ancak buna da "sivil darbe" değil, "devrim" veya "ihtilâl" adı veriliyor.

askerî darbe tehdidi veya tehlikesine karşı, hükümetin aldığı tedbirler "sivil darbe" sözüyle ifade ediliyorsa, bu daha uçuk bir saçmalık. zaten iktidarda olanlar neden ve kime karşı darbe yapacak?

türkiye'nin sandıktan çıkmış bir hükümeti var. bu hükümeti beğenmeme ve eleştirme hakkımız demokrasilerde o sandık kadar vazgeçilmez. ama durduğunuz denge noktasını sandıktan çıkmış hükümet ile askerî dikta arasına yerleştirdiğiniz zaman, sizin her şeyinize kuşku ile bakmak gerekir. demokratik bir hükümetin tek alternatifi, zamanı gelince halkın önüne konulacak sandıktan zaferle çıkacak olan muhalefettir. sandıktan çıkmış bir hükümetin karşısına askerî diktayı yerleştirmek ve ikisi arasında mukayeseye girişmek düpedüz demokrasi hazımsızlığı. veya demokrasi kültürü veya inancı eksikliğinden kaynaklanan bir tür sapkınlık hali.

"askerî faşizme karşıyım, ama sivil faşizme de karşıyım" sözünün de pek fazla bir farkı yok. niye mi? bir yönetim eğer "faşist" bir yönetim ise, doğası gereği zaten askerîdir. hangi faşist yönetim askerî bir nitelik taşımadan var olabilir ve sürebilir? diyelim ki var oldu. sandıktan gelen iktidar, halkına ihanet edip faşist olmaya karar verdi. hani nerede? kim ırkçılık yapıyor ve bu ırkçılığı totaliter bir ideoloji olarak topluma dayatıyor? "demokratik açılım" yapan hükümet mi? bugün türkiye'de bırakın sivilini "faşizm" lafını kullanabilmek için, solcu olmayan herkesi "faşist" olarak karalayan marjinallerden olmak lâzım.

bu karşılaştırmanın uygunsuzluğu "askerî vesayete karşıyım, ama sivil vesayete de karşıyım" cümlesinde daha açık. "askerî vesayet" veya "silahlı vesayet" ne demekti? asker, düşmana karşı koyması için eline verilen silahı halka çeviriyor. sonra, silah tehdidi ile benim adıma karar veriyor, beni yönetiyor. peki "sivil vesayet" ne anlama geliyor? biz sivil siyasetçileri bizi yönetsin, bizim adımıza karar versin diye seçmiyor muyuz? demokrasi zaten seçimle, yani temsil mekanizması ile işleyen bir tür "sivil vesayet" düzeni değil mi?

saçmalama özgürlüğü demokrasilerin en vazgeçilmez parçası. ancak birinin bir saçmalık yumurtlaması, başkalarının da koro halinde bu saçmalığı tekrar etmesi, ciddiye almamız için yeterli değil. demokrasiye, demokrasinin kurumlarına karşı iseniz, lafı eğip bükmeden dosdoğru söyleyin. sandıktan çıkmış bir hükümet ile bir askerî diktayı, birbirine denk ve mukayese edilebilir iki alternatif olarak yan yana getiren kişinin demokrasi dairesi içinde yeri olabilir mi?

bütün bu mugalatanın sebebi ölçüsüzlük ve ilkesizlikten başka bir şey değil. kıran kırana iktidar mücadelesinde ayağınızı bastığınız yer demokrasinin ilkeleri, ahlâk veya vicdan değil sadece hassas denge noktaları. bu adamlar bir güç hesabının peşinde. hesap da denge noktasını ölçüp oraya yerleşmeye dayanıyor. tam bu denge noktasına yerleşip, kendinizde vehmettiğiniz gücü iki tarafa gösteriyorsunuz. iktidar mücadelesi partiler arasında değil, askerle seçilmiş hükümet arasında ise, siz de ikisi arasında hüküm verecek pozisyonu alıyorsunuz. neymiş? her ikisine de karşıymış. ne güzel değil mi? peki niye? egosantrizm dışında var mı bir cevabı?

varsa bize darbenin veya faşizmin sivilinin nasıl olduğunu, "sivil vesayet"e neden karşı çıktıklarını uygulamalı olarak anlatsınlar, biz de dinleyelim.

kemal kilicdaroglu

http://samanyoluhaber.com/...rizmayi-fena-cizdi.html

yorum yok...

mehmet ali birand

kanal d ana haber ve 32. gün programının sunucusu mehmet ali birand’a, ‘’ekran yasağı’’ geliyor. yeni hazırlanan ve hükümetin görüşüne sunulan rtük kanun tasarı taslağına, yüz kızartıcı suçlardan hüküm giyenler için ‘’ekran yasağı ‘’ hükmü konuldu.

tasarının 34’üncü maddesinde ‘’yüz kızartıcı suçlardan hüküm giyen kişiler, haber bülteni, haber programları ve güncel programları sunamazlar’’ deniliyor. bu hüküm de özellikle ‘’hususi evrakta sahtecilik’’ suçundan hapse mahkum olan mehmet ali birand’ı ilgilendiriyor. taslak bu biçimde bakanlar kurulundan geçip, tbmm’de yasalaşırsa, ekranlar birand’a tamamen kapanacak.

11 aylık mahkumiyet

ankara 17. asliye ceza mahkemesi 31 ekim 1994 tarihine verdiği bir karar ile birand’ı ‘’hususi evrakta sahtecilik’’ suçundan 11 ay 20 gün hapse mahkum etmiş ve bu karar yargıtay tarafından da onaylanmıştı. birand trt’de yaptığı 32.gün adlı programının ödemeleri için ibraz ettiği belge ve faturalarda ‘’tahrifat yaptığı, fatura niteliği taşımayan ve program dışı harcama belgeleri verdiği, bazı belgelerin ikinci kez tahsilatının yapıldığı eşi ve çocuklarına ait özel harcamaların bedellerini tahsil ederek kurumu zarara soktuğu’’ gerekçesiyle mahkum olmuştu.

emniyet genel müdürlüğü kriminal laboratuarının, 5 haziran 1991 tarihli ekspertiz raporunda da, bazı belgelerdeki tahrifatın birand tarafından yapıldığı anlaşılmıştı. trt’nin usulsüz ödemeler nedeniyle 371.043.192.13 lira zarara uğratıldığı belirlenmiş ve birand bu parayı faizi ile birlikte 799.112.042.59 lira olarak geri ödemişti. birand’ın 11 ay 20 günlük hapis cezası ise 3,5 milyon lira paraya çevrilip, ertelenmişti. gazeteci-yazar emin çölaşan hürriyet gazetesi ile halen çalıştığı sözcü gazetesinde, birand hakkındaki bu kararı sık sık yazı konusu yapmıştı. (gazeteport)


http://samanyoluhaber.com/...ran-yasagi-geliyor.html

dogan medya grubu

ahmet kekeç in muhteşem yazısı....

bazı muhteremleri işin “ciddiyetine” inandırmak için daha kaç cinayetin işlenmesi, kaç belgenin ortalığa saçılması, kaç suç örgütünün kıskıvrak yakalanması gerekiyor?

soruyorsun: orhan pamuk’a yapmadığın pisliği bırakmadın. ahmet kaya’yı manşetten “şerefsiz” ilan ettin. hrant dink’in katillerini “bir avuç serseri” diye hafife aldın. danıştay cinayetini “başörtüsü kalkışması” olarak yorumladın... gerçekler ortaya çıktığı halde “özenli suskunluğunu” korudun. bu nasıl gazeteciliktir?

cevap şu:

sen de yandaşsın.

soruyorsun: neden okurlarından haber gizliyorsun? “ergenekon soruşturması” hiç mi haber değeri taşımıyor? bombalar, silahlar, darbe planları, suikast krokileri, andıçlar, lahikalar, psikolojik harp belgeleri hiç mi ilgini çekmiyor? onlarca çocuğu havaya uçurmayı, gayrımüslimlerle insan hakları savunucularını öldürmeyi, kanlı bir kaos yaratıp hükümeti devirmeyi amaçlayan “malum çete” hiç mi korkutucu gelmiyor?

cevap şu:

sen de yandaşsın.

soruyorsun: bütün darbeleri destekledin. bütün muhtıralara alkış tuttun. demokratik normale yönelik bütün militer kalkışmaları anlayışla karşıladın. andıçlar yayınladın. yalan haberler yazdın. insafsız manşetler attın. suç örgütlerine mazeret üretmekten başka, doğru dürüst “gazetecilik” yapmadın. nedir senin bu halin?

cevap şu:

sen de yandaşsın.

soruyorsun: iki yıldır ülkenin muhtelif yerlerinde “hürriyet treni” diye saçma sapan bir demir yığınını dolaştırıyorsun. bugüne kadar “özgürlüklerle” ilgili ne yaptın, hangi yaraya merhem oldun, kimin hukukunu gözettin ki, bu treni dolaştırmaya hak kazanıyorsun? bu trene binenlere,
“herşey hukuktan ibaret değildir arkadaşlar... 411 el kaosa kalkmıştır” diyebiliyor musun? bu kadarcık dürüstlüğü bari gösterebiliyor musun?

cevap şu:

sen de yandaşsın.

soruyorsun: “mahalle baskısı” ve “malezyalaşıyoruz” tartışmasını günlerce manşette tutmak nerden icap etti? bu tartışmayı “ötekinin yokluğu” üzerinden bir kampanyaya dönüştürmek kimin aklıydı? “malezya” adlı muhayyel tehlikeyi bu kadar abartıyorsun da, “ergenekon” adlı mevcut tehlikeyi neden hiç görmüyorsun?

cevap şu:

sen de yandaşsın.

soruyorsun: hadi ben yandaşım. mevcut iktidarın “demokratikleşme”, ab hedefi, serbest piyasa ekonomisi, “darbe örgütleriyle mücadele” programı yürürlükte olduğu sürece “yandaş” pozisyonumu koruyacağım. peki sen neyin yandaşısın? hangi paradigmayı, hangi düşünceyi savunuyorsun? bizi hangi güzel amaçlar etrafında örgütlenmeye çağırıyorsun? hangi siyasal-toplumsal hedefi temellük ettin de bize çaktırmıyorsun?

cevap şu: müptezel, alçak, şerefsiz...

müptezellikte kimse seninle yarışamaz ama, bir işimize bakalım.

diyorsun ki, “yandaş medyadaki arkadaşlar, malezya ve mahalle baskısı tartışmalarını psikolojik harp ürünü sayıyor... şerif mardin de psikolojik harpçi mi?”

psikolojik harpçi şerif mardin değil.

psikolojik harpçi sensin.

kendi halindeki bir saptamayı güncel bir kampanyaya dönüştürdüğün için bu sıfata hak kazandın.

ayrıca, “mahalle baskısı” kavramının hangi konseptte üretildiğine bakmadığın, bu kavramın hangi “siyasal vetire”ye işaret ettiğini dikkate almadığın için de kötü niyetlisin.

http://www.samanyoluhaber.com/y_330700_ahmet-kekec-psikoloji!.html

eser karakas

kimler çağdaş kimler değil

rahmetli profesör idris küçükömer 1969 senesinde ünlü kitabı “düzenin yabancılaşması”nı yayınladığı zaman şabloncu zihinler büyük şoka uğramışlardı.

ittihat terakki, chp geleneğine sağ, hürriyet ve itilaf, demokrat parti geleneğine ise sol diyen küçükömer şabloncu zihinleri çok rahatsız etmiş idi. en çok da 12 eylül’ün orgenerallerini rahatsız etmiş olacak ki, ilk işlerinden biri küçükömer’i çok sevdiği üniversitesinden atmak oldu.

bu şabloncu zihinler (!) küçükömer’den hala çok rahatsız olurlar.

küçükömer’in geleneksel sağ ve sol hareketler için başlattığı ezber bozucu tartışma kanımca bugün de benzer bir çerçevede çağdaşlık üzerinden yürüyor.

türkiye’de bir kesim çağdaşlık gibi kavramların tekelini ellerinde tuttuğunu zannediyor, bu çağdaşlık kavramı için bir çerçeve çiziyor, bu çerçeve dışında kalan herkes için de çağdışılık suçlamasını (!) getirebiliyor.

bu konuyu bir kısa köşe yazısında biraz açmaya gayret edelim.

mesela yargı, özellikle yüksek yargı ülkemizde son senelerde sözde bir çağdaşlığın bayraktarlığını yapıyor.

yüksek yargının çağdaşlık kriteri adli yıl başlangıç törenlerinde buram buram anti demokrasi kokan nutuklardan değil ab standartlarında karar üretmekten geçer.

oysa, nutuk düzeyinde çağdaşlık mangalında kül bırakmayanların kararlarının azımsanmayacak bir bölümü aihm tarafından avrupa insan hakları sözleşmesi’ne aykırı bulunmakta yani yüksek yargımızın kararları çağdaşlık sınavında çakmaktadır.

bir “sözde çağdaş” yüksek yargı düşünün ki, çağdaşlık adına 367 kararını üretiyor, 27 nisan muhtırası karşısında ağzını açmıyor, gayrimüslim vatandaşlarımıza yabancı diyor, oran ve kaboğlu (azınlık hakları raporu) kararında tuhaf, hukuk dışı ifadeler kullanıyor,” her şehit için beş kürt politikacı öldürün” diyen bolu express gazetesini görmüyor ama türkiye aihm’de en çok mahkum olan ülke oluyor.

sevsinler bu çağdaşları ve çağdaşlık anlayışlarını. gelelim basına ve üniversiteye.

günümüzde çağdaşlık yaşam tarzından değil hukuk devletine bağlılıktan geçer.

yaşam tarzının çağdaşlık ya da hukukla yegane ilişkisi başkasına baskı yapmamaktır, o kadar.

bir basın düşünün ki, 2002’den beri sözde çağdaşlık nutkunu türban üzerinden götürmektedir. türban takmamayı yegane sözde çağdaşlık kriteri olarak gören basınımızın sözde amiral gemileri seçim sonuçlarına yani demokrasiye saygı göstermemişler, “göbeğini kaşıyan adam” teranesiyle gerçek çağdaşlığa yani demokrasiye ne kadar yabancı olduklarını göstermişlerdir.

aynı sözde amiral gemileri 27 nisan muhtırasında zil takıp oynayarak hukuk devleti kavramında da ne kadar zavallı olduklarını, çağdaşlığın (hukuk devleti) ne kadar uzağına düştüklerini kanıtlamışlardır.

ve daha da beteri büyük oranda bu saygısızlığı hatta anayasal suçu işleyen köşe yazarlarını “ifade özgürlüğü” kisvesi altında korumak istemişlerdir; üstelik demokrasi ve hukuk devleti karşıtı söylemlerin bırakın çağdaşlığı legalite içinde bile yerinin olamayacağını anlamamazlıktan gelerek.

üniversiteler hem çağdaşlık nutku atmış hem de hangi meçhul mahfilden geldiği belirsiz demokrasi ve hukuk devleti karşıtı kağıt parçalarını senato kararlarına dönüştürerek üniversite kavramı üzerine senelerce silinemeyecek kara lekeler atmışlardır.

sözde çağdaş muhalefet partileri demokrasinin kabesi tbmm’yi boykot etmişler ve utanmadan, sıkılmadan halkın karşısına çıkıp oy istemişlerdir, istemektedirler ve isteyeceklerdir de; ve işin en gırgır yani bu boykotu bile sözde çağdaş türkiye adına yapabilmişlerdir.

başkasının yaşam tarzına müdahale etmediği ölçüde her yaşam tarzı saygın ve hukukun koruması altındadır; saygın, hukuksal ve çağdaş olamayacak olan demokrasi ve hukuk devletine karşıtlıktır.

en büyük gericilik, çağdışılık vatandaşına yabancı demektir, 27 nisan muhtırasını savunmaktır, avrupa hukukuyla karşı karşıya gelmektir.

http://www.samanyoluhaber.com/y_330210_eser-karakas-kimler-c

ahmet altan

siz bu ülkenin yaşadıklarını neden yaşadığını merak ediyorsanız son üç günlük gazeteleri alın ve bir bakın onlara.

şu son üç günde yayımlanan gazeteler size bütün yakın tarihimizi anlatacak.

bu gazeteler, bu medya, bunların hepsi, varlıklarını söylediklerine değil “söylemediklerine” borçlular.

anlatmadıklarına, yazmadıklarına, görmediklerine borçlular sahip olduklarını.

geçmişimiz ve halimiz onların “sessizliğinde” saklıdır.

biz üç günden beri, onlarca çocuğu bombayla havaya uçurmayı, gayrımüslimlerle insan hakları savunucularını öldürmeyi, kanlı bir kaos yaratıp bu kaosta hükümeti devirmeyi amaçlayan bir cuntanın planlarını yayımlıyoruz.

bakın bakalım gazeteler bu konuda neler yazıyor.

hürriyet’e, sabah’a, milliyet’e, vatan’a, radikal’e, habertürk’e, akşam’a bir bakın.

sadece bu gazeteleri okuyan insanlar, bu ülkede daha sekiz ay önce böyle korkunç bir plan hazırlayan bir cunta olduğunu, o cuntanın üst rütbeli yöneticilerinin orduda hâlâ görevlerini sürdürdüğünü bilmiyorlar.

televizyonlara da bir bakın.

kaç haber kanalı bu haberi verdi, kaç haber kanalı bu meselenin üstüne gitti?

peki, niye bu haberi vermiyorlar?

bu yayın organları, onlarca çocuğun havaya uçurulacağı bir eylem planını “önemsiz” mi buluyorlar?

gazetecilik ölçüleriyle bu olaya baktığımızda bunu “önemsiz” görebilirler mi?

bana böyle bir haberi, medyasının önemsiz bulacağı bir ülke söyleyin.

fransa’da böyle bir cunta haber olmaz mıydı, amerika’da, hollanda’da, ingiltere’de, portekiz’de, polonya’da, japonya’da, hindistan’da haber olmaz mıydı?

hepimiz biliyoruz ki olurdu.

türkiye’de neden olmuyor, türkiye’nin bu ülkelerden farkı ne?

fark, bu ülkede askeriyenin “gizli bir iktidarının” bulunması ve bu gizli iktidarın medya tarafından sıkı sıkıya desteklenmesi.

medyanın, bu askerî iktidarı pekiştirmek için “milliyetçiliğe” abanıp, birçok gerçeği saklaması.

cumhuriyet tarihince hep böyle olmuş.

bugün belki de ilk kez dersim katliamının “gerçek yüzünü” okuyup öğrenen insanlar, o katliamın yaşandığı tarihlerdeki gazetelere de bir göz atsınlar, baksınlar bakalım, bugün öğrendikleri gerçeklerin binde biri o zamanki gazetelere yansımış mı.

gerçek başkaydı, o günkü gazetelerin anlattıkları hikâyeler başka.

bugün de durum aynen o günler gibi.

zaman zaman korku şokları geçirip, fazlasıyla kurnazca hesaplar yapan, bu şoklar sırasında da nereye varacağını hesap edemeyeceği laflar eden başbakan erdoğan’ın biraz ruleti andıran bir kişiliği var, topun siyahta mı beyazda mı duracağını bilemiyorsunuz, siyahta durduğunda cuntacılar yerine o cuntacıları ortaya çıkartan gazeteleri eleştiren ama “beyazda” durduğunda da daha önce söylenmemiş gerçekleri anlatan bir kişilik bu.

dün “ruletin topu” beyazda durdu ve erdoğan, güneydoğu’da 90’lı yıllarda oradaki insanlara uygulanan “gıda ambargosunu” anlattı.

batıda yaşayan insanlar bunu biliyor muydu, bilmiyordu.

çünkü “medya” bundan söz etmiyordu.

bugün de aynı şeyi yapmak, susarak gerçekleri gizlemek, “hayati konuları” saklamak istiyorlar.

ama yapamıyorlar.

birincisi taraf gibi bir gazete var, ikincisi bu tür haberlerde dürüst davranan zaman, yeni şafak, bugün gibi gazeteler bu haberleri saklamadan veriyor, üçüncüsü “askerî medyanın” içinde namuslu kalemler gerçekleri yöneticileriyle çelişme pahasına yazıyorlar.

medyanın bana fevkalade ahlaksızca gözüken bu sessizliğini asıl yırtanlar, bu medyanın içindeki namuslu insanlar, sabah susarken o gazetede yazan emre aköz, mahmut övür gibi yazarlar susmuyor, hürriyet susarken o gazetede yazan eyüp can susmuyor.

eyüp can, böyle bir plan karşısında “vicdanı olan herkesin hop oturup, hop kalkması” gerektiğini yazıyor.

yakında, diğer namuslu kalemler de yazacaktır bu konuyu.

darbelerin, muhtıraların, cuntaların, toplumun üstüne kapan o ağır ve kanlı kapısının “menteşesi” bu medyadır, o cuntacılar medyanın “sessizliğine ve yandaşlığına” güvendikleri için hazırlıyorlar o planları, darbe kapısı o “menteşe” sayesinde kapanıyor üstümüze.

bir zamanlar dünyanın en büyük suç şehri olan new york’ta yetkililer, en “büyük” suçluları yakalamaya çalışır ama bir türlü başarılı olamazlardı, sonra bir belediye başkanı geldi, “büyükleri bırakın, önce onların sokaklarda çalışan adamlarını yakalayın” dedi, dediğini yaptılar, “büyükler” çalıştıracak adam bulamayınca suçlar bıçak gibi kesildi.

darbeleri önlemek mi istiyorsunuz, bu medyayı afişe edin, gerçek yüzlerini örneklerle gösterin, insanlara anlatın, medyayı böyle düzeltin.

medyayı düzelttiğiniz gün ne cunta kalır, ne darbe.


http://www.samanyoluhaber.com/y_330057_ahmet-altan-iste-bu-m

dersim katliami

seyyid rıza'nın evinden çıkan kitaplar
onur öymen'in geçen hafta tbmm'de yaptığı konuşma, 72 yıldır ideolojik derinin altında durmaktan kabuk bağlayan cerahati de patlatmış oldu.

emre aköz gibi dersim'den atatürk'ü sorumlu tutanları okuyunca bazı tabuların yıkılmakta olduğuna inanası geliyor insanın. düşünce özgürlüğü nihayet geliyor mu dersiniz?

dersim'de bir katliam yaşandığı giderek açıklık kazanıyor. bunu necip fazıl kısakürek dahi 60 yıl önce "büyük doğu"da yazmıştı. ancak sadece dersim'le sınırlı kalmamalı sorgulama; son yüz yılda tarihimizin nasıl mıncıklandığını gösterecek bir bütünlüğe ulaşmalıdır.

işte 31 mart. aydınlatılabildi mi? ermeni tehciri üzerindeki kara bulutlar dağıtılabildi mi? yüz binlerce gencimizi kara toprağa gömdüğümüz birinci dünya savaşı'na neden girdiğimizi çözebildik mi? vs.

dolayısıyla dersim, bu yüz yıllık kanlı hesaplaşmanın bir durağı olarak anlaşılabilirse anlam kazanacak, aksi halde bir süre aramıza dönmek için heveslendikten sonra yine sırtını dönecektir.

onun için gelin, son bir haftadır yazılıp konuşulanların biraz dışına çıkarak bakmayı deneyelim dersim'e.

öncelikle belirtmek gerekir ki, dersim osmanlı döneminde merkezi otoritenin nüfuzundan uzak kalabilmiş ayrı bir ülke gibiydi. kontrolü zor olan bu bölgeden vergi tahsil etmek, asker toplamak, asayişi sağlamak başlı başına bir sorundu. cumhuriyet'in 10. yılına kadar da bu özelliğini korudu.

atatürk'ün 1935 kasım'ındaki meclis açış nutkunda belirginleşen dersim'in yola getirilmesi planına, isminin "tunçeli" yapılmasıyla başlanır. başına da sözü kanun olan olağanüstü yetkilere sahip askerî bir vali atanır. şaşıracaksınız ama amaç, bu gidilemeyen 'vatan' toprağını ana yurda bağlamaktır. tunçeli'ye kışla ve karakollar yanında yollar, sağlık ocakları ve okullar yapılır ki, iktidarın nüfuzu toplumun dokusuna sirayet edebilsin.

fakat otoritesi sarsılacak olan şeyhler ve sürgün edilecekleri korkusuyla bölge halkı direnir. ellerindeki silahların teslim edilmesi en önemli şartlardan biridir. sayıları 15-20 bin olarak tahmin edilir.

peki bu kadar silah nereden geçmiştir ellerine? bunun da ilginç bir öyküsü vardır ve bence devlet asıl bu silahların peşindedir.

nitekim 21 haziran 1937 tarihli "kurun" gazetesinde silahların kaynağını öğrenme imkânını buluyoruz. buna göre birinci dünya savaşı'nda rusların hücumuna karşı koyabilmeleri için dersimli aşiretlere silah dağıtılmış, onlar da bunları sarp dağlarına taşıyarak mağaralara saklamışlardı. savaştan sonra bütün uğraşmalara rağmen bu silahları geri alamamıştı devlet. (nuri dersimi bunları neşet paşa'yı yenerek ganimet aldıklarını söyler.)

cumhuriyet kurulmuştu ama dersim'de seyyid rıza'nın başkanlığında bir silahlı ve örgütlü güç direniyordu. bölgenin iklimi ve coğrafi yapısı da müdahaleyi zorlaştıran unsurlardı. üstelik karşılarında hem alevi hem de türk olmayan, üstelik türk olmamaya direnen bir yapılanma vardı.

unutmadan söyleyelim, nüfusları da hızla artıyordu. 1927'de 543 bin iken sayıları, tunceli kanunu'nun çıkarıldığı 1935'te 765 bine yükselmişti (yüzde 50). böyle giderse daha bir iki yıl önce her yaştan "10 yılda 15 milyon genç yarattı"ğını iddia eden tc, sınırları içerisindeki bir bölgeye giremeyen aciz bir devlet konumuna düşecekti.

mesela bölgede hâlâ sarıkla, şalvarla dolaşıyordu insanlar. vergileri şeyhler topluyordu. evlenme, boşanma işleri de yine onların göreviydi. hastalandıklarında onların kapılarını çalıyorlardı. eğitim deseniz hak getire.

işte genelkurmay başkanı fevzi çakmak'ın "dersim'e koloni (sömürge) yönetimi" getirilmesini istemesinin arkasında bu somut resim durmaktaydı. öfke, nüfuz edilemeyene yönelikti. tekkeler kapatılmıştı güya ama bölgede alevilik sanki şah ismail zamanındaki gibi devam ediyordu. devrimler burada işlemiyordu. hatay'ı anavatana katmak için uğraşan türkiye, kendi haritasındaki beyaz kısmı bir türlü boyayamıyordu.

velhasıl dönemin bir yetkilisinin dediği gibi dersim'e bir ameliyat şarttı. asimilasyon, yani türkleştirmek gereğini ifade edenlere de sık sık rastlanıyordu ankara'da.

ne ki sonuç tam bir facia oldu. iyimser rakamlarla 13 bin, yaygın rivayete göre ise 50 bin insanın ölümüyle, binlerce kişinin yaralanması ve sürgünüyle sonuçlanan dersim operasyonu, yakın tarihimizin kara deliklerine yenisini ekledi. sadece eli silah tutanlar değil, çocuklar ve yaşlılar da öldürüldü. başta seyyid rıza'nın genç hanımı besi olmak üzere pek çok kadın, mağaralarda saklanan silahlarla kendilerini savunmak için harekete geçmişlerdi.

türk basını ise besi'yi 'dağ dilberi' veya 'dişi kaplan' diye magazinleştirmekle meşguldü ("cumhuriyet", 26 eylül 1937). tabii seyyid rıza'nın sabiha gökçen tarafından bombalanan evinden çıkan garip eşyalar da operasyondan payını alacaktır. güya evde haçlar, hz. isa'nın parmağı ve ermenice dinî kitaplar bulunmuştur. mesaj açık değil mi? seyyid'i bir şekilde müslümanlık dalından koparıp düşman kampa dahil etmek.

ne var ki, evinden çıkan eşya arasında dikkatimizi başka şeyler de çekmekte. mesela mı? işte gazetelerden cımbızla topladıklarım: kur'an-ı kerim, hadis-i şerif, en'am-ı şerif, muhammediye, siyer-i nebi, yıldızname, bektaşiliğe ait bir şiir kitabı vs. ("haber", 8 kasım 1937). bunlar pekala bir kadirî şeyhinin evinde de bulunabilecek kitaplar.

zihnimde susturamadığım soru şu: yoksa seyyid rıza rengarenk osmanlı düzeninin son adasını mı savunuyordu?

bize düşen anlamak olmalı, değil mi?

http://www.samanyoluhaber.com/h_330058_seyyid-rizanin-evinde

emre akoz

o açıklama da planın bir parçası mıydı?
kod adı 'kafes' olan eylem planının gayrimüslimlerle ilgili yönüne özellikle değindim. çünkü taraf gazetesinde yayınlanan planın o bölümü, hrant dink, rahip santoro ve zirve yayınevi cinayetlerine açıklık getiriyordu.ü

saldırılar birer 'operasyondu'. yani planlı, programlı, organize silahlı eylemlerdi.

amaç da hükümet'in meşruiyetini bilhassa batı ülkeleri karşısında yok etmekti.

***

plandaki bir başka dehşetengiz nokta ise rahmi koç müzesi'nde patlatılacak olan bombaydı.

14 kasım 2008 günü, müzeye bağlı uluç ali reis adlı eski denizaltıda patlayıcılar (tnt kalıpları, vs.) bulunmuştu.

ancak müze yetkilileri emniyet'e haber vermek yerine, nedense kuzey deniz saha komutanlığı'nı aramıştı.

buradan gelen ekip, patlayıcıları götürmüş, daha sonra da, 'adeta delilleri yok etmek için' malzeme imha edilmişti.

durumu inceleyen savcılar ise askeri rapora inanmadılar. patlayıcılar eskiden kalmış olamazdı. ortada apaçık bir saldırı hazırlığı vardı.

'kafes'te de zaten böyle yazıyordu: hatta eylemin büyük yankı uyandırması için, müzede çok sayıda çocuk varken patlama gerçekleştirilecekti!

(yani az daha çocuk katili olacaklardı. bazıları zamanla düşmanına benziyor galiba.)

***
bu korkunç plan ortaya çıkınca ilginç tepkilere şahit olduk. örneğin biri 'bu adamlar deli mi' diyordu.

hayır, deli filan değiller.

darbe atmosferini oluşturmak... bir grubu harekete geçirmek ve başka bir grubu suçlamak için tam da böyle şeyler yapılmıyor mu?

hem türkiye'de, hem dünyada...

dünyadaki en esaslı örnek, italyan gladio örgütünün 2 ağustos 1980'de bologna kenti tren istasyonuna koyduğu bombadır.

85 kişinin öldüğü, 200'den fazla kişinin yaralandığı bu korkunç eylemin amacı, solcuları suçlamaktı!

bunun için de askeri istihbaratın başı olan gladio'cu general pietro musumeci uygun yerlere aramalar sırasında bulunacak sahte deliller yerleştirmişti.

neyse ki gerçek ortaya çıktı.

***

bizdeki danıştay saldırısı (17 mayıs 2006) da bundan çok farklı değildir.
öncelikli amaç saldırıyı islami kesimin üstüne yıkmaktı. eğer alparslan arslan yakalanmasaydı; başaracaklardı da...

hatırlayın: herkes rolünü ne de güzel oynamıştı!

cumhurbaşkanı ahmet necdet sezer alelacele saldırının 'laik cumhuriyete' yapıldığını ilan etti.

ergenekon dostu medyacılara göre bu 'türkiye'nin 11 eylülü' idi.

böylece ankara'nın laikçi orta sınıfı galeyana geldi. arslan'ın öldürdüğü danıştay üyesi mustafa yücel özbilgin'in cenazesinde bakanlar yuhalandı.

saldırının asıl büyük hedefi ise o günden başlayarak, tansiyonu yükseltmek ve akp'yi sindirerek, mayıs 2007'deki cumhurbaşkanlığı seçimini kendi adaylarının kazanmasını sağlamaktı.

***

peki, "bu adamlar deli mi?"

her şeyi söyleyebilirsiniz: bu adamlar vicdansız. bu adamlar ahlaksız. bu adamlar katil. bu adamlar acımasız.

ama kesinlikle deli değiller.

biz sıradan vatandaşları dehşet içinde bırakan planları gayet soğukkanlı bir biçimde yapıyor ve uyguluyorlar.

atatürk'ten, laiklikten filan bahsetmelerine kanmayın. o laflar çaylakları kafalamak için.

öyle ulvi bir amaçları filan yok: sadece güç ve itibar istiyorlar.

bir de imtiyazlarını kaybetmemek!

http://www.samanyoluhaber.com/h_330059_o-aciklama-da-planin-

kemal kilicdaroglu

9 günde 4 farklı kılıçdaroğlu
chp grup başkanvekili kemal kılıçdaroğlu, 10 kasım ile 19 kasım tarihleri arasında dört farklı yönünü gösterdi. 'gandi kemal', önce 'dersim kemal' sonra da 'uysal kemal' oldu.

# 10 kasım salı günü meclis kürsüsünde demokratik açılımı eleştiren chp genel başkan yardımcısı onur öymen, dersim katliamını savundu. dersimli olan kemal kılıçdaroğlu, öymen'in konuşmasını alkışladı.

# 16 kasım pazartesi günü öymen'in sözlerine alevi kesimlerden gelen yoğun tepki üzerine tunceli'de basın açıklaması yaptı. kılıçdaroğlu basının önünde "yara kanamıştır. sayın öymen gereğini yapsın" diyerek istifa çağrısında bulundu.

# 17 kasım salı günü, chp lideri deniz baykal grup toplantısına onur öymen ile birlikte geldi ve "bu konu bizim için kapanmıştır" dedi. kemal kılıçdaroğlu grup toplantısına katılmadı.

# 19 kasım perşembe günü basına yazılı açıklamada bulunan kemal kılıçdaroğlu, chp'lilere seslenerek, 'ben tahriklere kapıldım, siz kapılmayın' mesajını verdi. chp'de biat kültürü olmadığını öne süren kılıçdaroğlu, açıklama ile öymen'e yönelik istifa çağrısından baykal'ın talimatı ile vaçgeçtiğini ilan etti.

dersim katliami

15 kasım 1937'de oğlu ve arkadaşları ile elazığ meydanında idam edilen dersimlilerin lideri seyit rıza'nın kızı leyla ana 1938'i anlatırken gözyaşlarını hiç tutamıyordu:

"annem öldürülmüştü, kardeşlerim öldürülmüştü, babam neredeydi yaşıyor muydu bilmiyordum, benden biraz büyük olan amcamın kızı ile ağlaya ağlaya, ölülerin arasında dolaşıyorduk.

sağ kalan çocuklardan birisi ölen annesinin memesini emiyordu. tam hatırlamıyorum, bizi bitli ve kirli bir halde oralardan toplayıp hozat ve elazığ üzerinden sürgüne gönderdiler."

seyit rıza'nın kızı leyla ana 1995 yılında almanya'da kısa mülteci hayatına dayanamayıp tunceli'ye geri döndü. bize misafir olmuş ve günlerce, haftalarca hep aynı acıları anlatmıştı. onu dinlemek acıtıyordu. gözyaşlarımızı içimize akıtırken, günlerce ağlamıştık. 38'i yaşamış kişilerden olan annem ve babam, seyit rıza'nın yakınları olarak bu acıları yakından tanıyorlardı. leyla ana bir erkek kardeşinin yaşadığını, hatta askerde üst rütbelere geldiğini ve duyumlarına göre bir gün gelip elazığ'da onları aradığını söylüyordu. benden hep onu bulmamı istiyordu ve kaldığı her gece o görmediği kardeşini sayıklıyordu. çünkü hayatta yalnızdı, kardeşi bir umuttu. leyla ana babası seyit rıza'ya çok benziyordu. almanya'da çok kalamadı. oniki imamlarda aşuresini ve kurbanını yapıp dağıttıktan sonra türkiye'ye döndü. buralarda öleceğinden, kutsal topraklar munzur'a kavuşamayacağından korkuyordu.

beni devamlı "ölürsem götür beni memlekete, buralarda bırakma, sana kurban olayım." diye tembihlerdi. leyla ana şimdi mutlu olmalı. çünkü munzur'da yaşıyor ama hâlâ babasının, annesinin nerede gömülü olduğunu bilmiyor. leyla ana şimdi ne düşünüyor, dersimliler ne düşünüyor? çok üzgün ve umutlular mı? çünkü türkiye'de günlerdir dersim ve yaşananlar konuşuluyor. türkiye'de çok hızlı değişimler yaşanıyor. bir gazeteci olmama rağmen ben bile çok şaşkınım, televizyonları açıyorsun dersim meselesi, gazetelerde hep aynı konu. yıllarca kavrulan, birbirinden koparılan, dağda taşta kurda kuşa yem olan kardeşlerimizin acılarını yüreğe gömerken, bu ülke hep sessizdi. yıllarca bu ölü sessizliği devam etti.

ailesinde ölmeyen dersimli yoktur

ne oldu yarabbi, herkes şimdi munzur'u konuşuyor? vagonla sürgüne gönderilen dersimli cemal süreya'yı konuşuyor. hâlâ isveç'te sürgünde ömrünü tüketen� 'bir kedim bile yok' şiirinin sahibi kemal burkay'ı konuşuyor. dedesi seyit rıza'nın mezarını arayan sürgündeki torunu rüstem polat'ı konuşuyor. konuştuğum tüm dersimliler yaşadıklarının yine canlandığını söylüyorlar. o travmalar bugünlerde yine canlı. başkalarını bilemem, ben gözyaşlarımı tutamıyorum. babam 60 yaşından sonra '38' ile ilgili ancak konuşabildi. siz düşünebiliyor musunuz, bir insan için ne büyük bir acı olduğunu? aylarca dağlarda aç susuz dolaşmayı? sonra sürgün. siz bunun ne büyük bir dert olduğunu bilir misiniz? 37/38'de vurulan abisinin ve akrabalarının hâlâ nerede olduğunu bilmiyor ve onların mezarları da yok. mezarları bulunsa en azından bir teselli bulurdu.

ailesinden ölmeyen dersimli neredeyse yok. annem ise yakınlarının bulunduğu munzur dağı'nın zini gediği olarak bilinen bölgesindeki sürban, ergen, kismikör, magacur gibi alevi köylerindeki tüm ileri gelen erkeklerinin toplanıp dağa götürülüp kurşuna dizildikleri söylüyor. daha sonra sürgüne gittikleri çanakkale'nin bayramiç ilçesinde de nasıl horlandıklarını anlatıyor. basının kendilerini dersim eşkıyaları, 'bunlar adam yiyor' diye tanıttığını söylüyor. önceleri sadece köyün delilerinin evlerinin kapısına geldiklerini ve sonra nasıl dostluk kurduklarını anlatıyor. ayrıldıktan yıllar sonra 2004'te mezarları ziyaret amacıyla tekrar oraya gittiğinde oradaki komşularının kendilerini nasıl bağırlarına bastıklarını yaşlı gözlerle anlatıyor.

dersimliler ağlıyor. bugünlerde daha çok ağlıyorlar. ama umutlular. çünkü türkiye'de bir tabu yıkılıyor, siyah perde kalkıyor, herkes konuşuyor. nihayet; dersim meselesi parlamento'da da konuşuluyor. 4 mayıs 1935 ölüm fermanının (tunceli kanunu) alındığı yerde konuşuluyor. tunceli milletvekilleri konuşuyor. kendisini tutamayan chp'li onur öymen çarkı geriye çevirmek istiyor. "analar dersim'de ağlamadı mı? ama isyanı bastırdı devlet, başardık." diyor. katliam ve gözyaşı başarı olur mu? utanç verici sözler. bunu söyleyen, tuncelililerin yıllarca desteklediği chp'nin başkan yardımcısı. sadece yazık.

1935 ile 1938 arasında dersim'in tam yüreğinden vurulduğunu bilmiyor mu? dersim'de bir isyanın olmadığını, kızılbaş alevilerini ortadan kaldırmak için bu kıyımın yapıldığını ve cumhurbaşkanı gül'ün zenginliğimiz dediği o kültür ve inancın böyle heba edildiğini bilmiyor mu? türkiye'nin çok zaman kaybettiğini, çok yiğit evlatlarını yitirdiğini, o asılan seyit rıza'nın rus işgaline karşı savaşmak için erzincan ergen/oğulcuk köyünü üç yıl mekân tuttuğunu ve rusların peşine arkadaşları ile düşüp sınıra kadar yiğitçe kovaladığını. dersimlilerin o dönemde ve bu dönemde de topraklarını ve ülkelerini kimseye peşkeş çekmediklerini bilmiyor mu acaba? cumhuriyetin kuruluşuna destek verdiklerini ve bu kralın bugün de geçerli olduğunu araştırmadı mı? bu toplumun geri kalanının ise şimdi daha iyi anlaşılan 'planlı bir şekilde oluşturulan anarşi' tarafından üç askerî darbe döneminde zamanla yok edildiğini, sürgüne gönderildiğini bilmiyor mu, bilmiyorlar mı?

anlaşılan o ki, öymen, hâlâ resmi yalanın devamını istiyor. çünkü onun partisi ve dönemin başbakanlarından ismet inönü, 1935 kürt raporunda, yürürlüğe konulacak planda şöyle ifade ediyor: "dersim vilayetini yeni usulde teşkil edeceğiz... 1935 ve 36'da yolları, karakolları yapılacaktır. 1937 ilkbaharına kadar hazır olursa mürettip (düzenlenmiş) ve seferber iki fırka kuvvet ilbaylığının (valiliğinin) emrine 1937 ilkbaharında verilecektir. süratle bütün dersim silahtan tecrit olunacak, ilbaylığın o zamana kadar tetkiki neticesinde kuvvetle yapılmasını tasavvur ettiği, hükümete bildirdiği icraat da yapılacaktır. bundan sonra dersim'e verilecek şeklin safhası başlayacaktır. bütün bu tasavvurlar gizlidir."

mezarların nerede olduğu açıklanmalı

sayın öymen, ihsan sabri çağlayangil'in "neticeyi söylüyorum... mağaralara iltica etmişlerdi... ordu zehirli gaz kullandı. bunları fare gibi zehirledi. ve yediden yetmişe o dersim kürtlerini kestiler. kanlı bir hareket oldu. dersim böyle bitti!" itirafından da habersiz olamazsınız.

bu icraatları yapanların belgelerine inanmıyorsanız onur bey, ölülerin altından kurtulan canlı tanıklar bu acıları ve gerçekleri anlatıyorlar ve hep anlatacaklar kuşaklar boyu. bir daha bu acıların bütün türkiye'de yaşanmaması için. ama sizin hemen dersimlilerden özür dileyip istifa etmeniz gerekiyor. hem de hiç zaman kaybetmeden istifaya çağırıyorum sizi. hangi cüret ile yapılan katliamları savunuyorsunuz, hiç mi vicdanınız yok sizin? zaten vicdan olsa yıllardır hem dersim hem başka yerlerde yapılan katliamların, parti siyasetiniz ile üstünü örtmezdiniz. türkiye değişti, artık gerçekler gizlenmiyor. dersimlilerin lideri seyit rıza idam sehpasındaki son sözlerinde dersimlilere yapılan bu haksızlığı "evladı kerbelayıh. bihatayıh. ayıptır, zulümdür, cinayettir." diyerek özetlemişti.

bugün konuşulduğu gibi tarih gizliliği kabul etmiyor, gerçekler ve adalet mutlaka yerini buluyor ve bulacak. ondan dolayı kim ne derse desin ak parti mi, akp hükümeti mi diyorsunuz, ben şahsen sevdim bu açılımı. başbakan'ın bu açılım projesi umarım başarıya ulaşır.

türkiye'nin kızılderilileri olan dersimlilerin konuşulması türkiye'de değişimin sinyali. binlerce insanın öldüğü ve sürgün edildiği bu toplumdan devletin özür dilemesinin zamanıdır. dersimlilerin kırgınlıkları, kanayan yaraları bu resmi özür ile bir nebze azalır.

bu hafta seyit rıza ve ocakzadelerin idam edilişlerinin (15 kasım 1937) ölüm yıldönümleri. bundan dolayı asıldığı elazığ buğday meydanı'nda ve birçok yerde anma yapılıyor. seyit rıza ve arkadaşlarının mezarlarının nerede olduğu ortaya çıkarılmalı ve ailelerine iade edilmeli. diğer toplu mezarlar ortaya çıkarılmalı. kaybolan çocuklar, ailelerinin elinden alınıp evlatlık verilen kızların nerede olduğu zaman kaybedilmeden arşivlerden çıkarılıp söylenmeli. hükümet tüm bu olup bitenleri araştırmak için "yuvarlak dersim masası" oluşturmalıdır. buna özellikle dersim sivil kurumlarını katmalı. orada olup bitenler konuşulmalı ve bu yaşananlara elbirliği ile zaman kaybedilmeden çare aranmalı ve çözüm önerileri birlikte geliştirilmelidir. türkiye ancak böyle özgürleşecektir ve iç barışını ancak böyle sağlayacaktır.


http://www.samanyoluhaber.com/h_329375_turkiyede-bir-tabu-da!.html

mehmet altan

sabah uyandım. isli, puslu, karanlık yüzlü bir sabah... haberler, gazeteler...

alevi ve kürtlere yeniden “devlet terörü” uygulanmasını isteyen chp yönetimindeki çatlak...

hala bağıra çağıra, hakaret ede ede “devlet eliyle ulus yaratma” arzusunda ısrarlı olan mhp...

ve toplumsal gelişmelere de yeryüzüne de hiç aldırmadan, düştüğü durumları pişkinlikle karşılayarak silahıyla “siyasete yön verme” konusunda ısrar eden ve toplumsal eleştiriyi büyük oranda kendi üzerinde toplayarak kendini güçsüz bırakan askeriye yönetimi...

ağzına sağlık üstadım...

ergun babahan

rumuz çağdaş: güzin abla, bu irticacılar yüzünden kocam çok gergin, çok sert. bir tek bana karşı değil. seks hayatımız mahvoldu. darbe olursa eski mutlu günlerimize dönebilir miyiz?

güzin abla: elbette kızım. darbenin kürt meselesinden alevi meselesine, ermeni sorunundan gericiliğe kadar her türlü derdin ilacı olduğu tarihsel bir gerçek. benzer koşullarda dersim’de neler olduğunu onur bey daha geçen gün meclis’te anlatmadı mı?

bu darbe her derdin ilacıdır. çağdaşlık getirir, diş ağrısına, baş ağrısına iyi geldiği gibi, senin laik kocanı da rahatlatır. bir gecede eski mutlu günlerinize dönebilirsiniz.

rumuz utangaç: güzin abla üniversitedeyim. erkek arkadaşım benimle sevişmek istiyor? ne yapayım.

güzin abla: rahat ol kızım, çağdaş değil misin! zaten sizin gibiler yüzünden bu toplum geri kaldı. kızım kıbrıs meselesiyle cinsel hayatını karıştırma. birinde memleketi satıyor olursun, diğerinde memlekete çağ atlatırsın.

rumuz 28 şubat: güzin abla bu gericiler iyice azdı. niye 28 şubat’taki gibi bir şeyler yapmıyoruz?

güzin abla: daha ne yapalım kızım. beni bile işin içine soktular. askerler yazıyor, askerler cevaplıyor. benim köşem bile irticayla mücadele köşesine dönüştü. zaten bir ben, bir de sisi. biz olmasaydık ne yapardınız merak ediyorum.

rumuz medya: güzin abla memleket elden gidiyor. medyamız uyuyor mu? emin çölaşan’ı yolla, bekir coşkun’u yolla, ne olacak bu işin sonu...

güzin abla: kızım sen okuduğunu anlamıyorsun galiba. daha ne yapsın medya! karargah yazıyor gönderiyor biz manşet yapıyoruz. bu halk anlamakta biraz zorluk çekiyor. bidon kafalı da ondan. göbeğini kaşımayı bırakıp gazete okusa uyanacak ama gazete de okumuyor. varsa yoksa gerici gazeteler veya gayri ciddi gazeteler. üstelik biz okusunlar diye ne hediyeler veriyoruz. ama şu promosyon yasağı kalksın bak, her şey nasıl yoluna giriyor.

rumuz karargah: güzin hanım 3 hafta önce başörtülü kızlarla ilgili bir
soru ve cevap yolladık hala çıkmadı, ne oluyor anlayalım.

güzin abla: olur mu komutanım. yayın yönetmenimiz bir baksın diye sevil hanım’a vermiş, o incelesin sonra hemen çıkacak. biliyorsun şato adına yetkili o. onun onayı olmadan yayınlayamıyoruz.

rumuz manşet: güzin abla, geçenlerde bir yayın yönetmeni yazı işlerindeki birinden şikayet etti. her gün 4 manşet çürütüyor diye? yoksa hükümet aleyhtarı manşetleri çürütüyor olmasın?

güzin abla: siz de hiçbir şeyi anlamıyorsunuz yani... bu gazetede manşeti sadece karargah çürütür. öyle haddine mi masada birinin manşet çürütmesi. muz cumhuriyeti gazetesi mi burası.

soru gençlik: 70 yaşına merdiven dayayıp deniz baykal gibi nasıl genç ve dinç kalırım.

güzin abla: önce kafana iktidar olmayı falan takma. muhalif olmanın keyfini çıkar. istersen genç sivillere katılabilirsin ama sakın sorumluluk alma. bol bol konuş, az iş yap. sabahları biraz yürü, akşamları sadece bir kadeh kırmızı şarap iç. yönetmenimiz sana tavsiyede bulunabilir, 100 yaşına kadar yaşar, 25 görünürsün vallahi...

rumuz yine manşet: güzin hanım ne yapsak olmuyor.
karargahta bunalıma girdik. size yazdıklarımız bile medyaya çıkıyor. ne yapalım.

güzin abla: ipleri sağlama alın, daha ne diyeyim..

özür

adnan polat, olayları fenerbahçeli bir hanımın çıkardığını söylemiş. doğru olsa bile, bunun cevabı fenerbahçeli oyuncuyu yumruklamak mıdır?

ayrıca kulüpten özür dilemedi diyelim, tribünde formasını çıkarmak zorunda kalan minikten özür dilemeyi de düşünmez mi?

http://www.samanyoluhaber.com/y_329085_ergun-babahan-guzin-a

abdurrahman yalcinkaya

başsavcı yalçınkaya'nın hukuk anlayışı
cuntanın internet sitelerinden kapatma davasına delil seçti. sezer'e ‘kına yak' demeyi hakaret, başbakan'a ‘alçak' demeyi eleştiri saydı.
yasal dinlemeleri gerekçe gösterip ak parti hakkında inceleme başlatırken, kasasından başbakan'ın yasadışı dinlemeleri çıkan ip hakkında işlem yapmadı

1-) www.cunta.com'dan kapatma delili buldu

yargıtay cumhuriyet başsavcısı abdurrahman yalçınkaya'nın ‘google davası' olarak da adlandırılan ak parti hakkında açtığı kapatma davasında, genelkurmay'ın resmen kabul ettiği ‘kara ve gri propaganda' sitelerinden delil topladığı ortaya çıktı. başsavcı yalçınkaya, ak parti'nin laiklik karşıtı fiillerin odağı olduğunu kanıtlamak için çeşitli internet sitelerinde yer alan haberleri delil olarak dava dosyasına koydu.

‘apronda namaz şov' haberi

başsavcı yalçınkaya'nın delil topladığı siteler arasında psikolojik harp sitelerinden “irtica.org”un da olduğu ortaya çıktı. www.irtica.org'dan alınmış “apronda namaz şovu” başlıklı haberin küpürü ak parti davasının dealil klasörüne girmiş. ak parti kapatma davasına delil üreten irtica.org sitesinin haberleri altında yer alan okuyucu yorumları da dosyaya kondu. yorumlarda kutsal değerlere yönelik ağır küfürler ve hakaretler de var.

aym ‘farklılaştırılmış delil' dedi

anayasa mahkemesi, ak parti'yi kapatmama gerekçesinde, başsavcı yalçınkaya'nın çeşitli internet sitelerinden topladığı haberleri delil olarak kabul etmeyip “bir kısmının yalnızca belirli bir yayın politikası olan gazete ve/veya internet sitelerinde yer aldığı, herhangi bir ses veya görüntü kaydıyla desteklenmediği, farklı ya da karşıt gazete ve/veya internet sitelerinde de yer almadığı, bir kısmının farklı gazetelerde farklı içerik ve uzunlukta yer aldığı ve davalı parti tarafından da kabul edilmediği, bir kısmının gazetelerde veya internet sitelerinde yer aldığından farklılaştırılmış biçimde iddianameye alındığı ya da eksik ve parçalı biçimde aktarılmış olduğu” ifadelerine yer vermişti.

2-) başbakan'a ‘lan' demek ‘sanattır'

yargıtay başsavcısı abdurrahman yalçınkaya'ın eski cumhurbaşkanı ahmet necdet sezer ve başbakan tayyip erdoğan'la ilgili iki ayrı davada farklı tavır sergilediği ortaya çıktı. başsavcı, erdoğan'a yönelik “lan, alçak, .iç” gibi ifadeleri “sanatın icrası” olarak değerlendirirken, sezer için kullanılan “kına yaksın” ifadesini hakaret kabul etti.

şarkı değil hakaret yumağı

“pit 10” takma adını kullanan istanbul bilgi üniversitesi müzik ses teknolojileri bölümünde öğrenci server uraz, yazdığı rap parçada başbakan erdoğan için “tayyip ulan, ülke elden gidiyo lan, kastın var alçak, başbakanın has mürettabatı, p...ç ihtilali..” gibi sözlere yer verdi. uraz, “ses çıkartma” isimli rap parçasını youtube başta olmak üzere internet sitelerinde yayınladı. bunun üzerine ankara cumhuriyet başsavcılığı, 11.sulh ceza mahkemesi'nde kamu davası açtı. mahkeme, 11 temmuz 2007 günlü kararında, şarkı sözlerinde hakaret olmadığı için uraz'ın beratına karar verdi.

yargıtay 4. ceza: hakaret var

başbakan erdoğan'ın avukatları karara yargıtay nezdinde itiraz etti. yargıtay 4.ceza dairesi, yerel mahkeme kararını ‘başbakan erdoğan'a defalarca hakaret edildiği”” gerekçesiyle bozdu. 11. sulh ceza ‘beraat' kararında direndi ve dosya yargıtay ceza genel kurulu'na gitti. yargıtay başsavcılığı, davaya ilişkin 21 ağustos 2009 tarihli tebliğnamesini kurul'a sundu.

başsavcı: sanatını icra etmiş

yalçınkaya'nın teblinamesinde, sanığın nakaratta kullandığı ‘lan' kelimesini “yaptığı müziğin (sanatın icrası) niteliğinde kullandığını” ve “hakaret amacı taşımadığı” gerekçesiyle suç sayılamayacağı savunuldu.

3-) sezer'e ‘kına yaksın' demek ağır hakaret

vakit gazetesi yazarı abdurrahman dilipak'ın 9 kasım 2003 tarihli yazısında, başörtülü bir avukatın yargıtay salonuna alınmamasını eleştirmek için kaleme aldığı köşe yazısında, 10. cumhurbaşkanı ahmet necdet sezer için “sezer kına yaksın” ifadeseni kullandı. bunun üzerine dilipak hakkında 28 nisan 2004'te bağcılar 2. asliye ceza mahkemesi'ne hakaret davası açıldı.

mahkeme ‘beraat' dedi

mahkeme, 12 ekim 2006'da verdiği kararında, söz konusu ifadenin hakaret kapsamında olmadığına karar verdi. kararda “...sanığın kendince türbanın bir sorun haline gelmesine neden olan kişi olarak gördüğü cumhurbaşkanını eleştirmesi niteliğinde görülmüştür... (...) sözleri kaba olduğu, nezaket sınırlarını aştığı kabul edilebilir ise de deyimin salt argo da yer alan olumsuz anlamı göz önüne alınarak değerlendirilmesi doğru olmaz...” denildi.

yargıtay ‘beraat'ı bozdu

mahkemenin kararı cumhuriyet savcıları tarafından sanık abdurrahman dilipak aleyhine temyiz edilince dosyayı inceleyen yargıtay 9. ceza dairesi, 15 haziran 2009 tarihinde beraat kararını onadı. ancak yargıtay 9. ceza dairesi'nin kararına bu kez yargıtay başsavcılığı itiraz ederek dosyayı yargıtay ceza genel kurulu'na götürdü. başsavcılık tebliğnamesinde “cumhurbaşkanı hakkında okurlarına karşı kin ve nefret duygularını uyandıracak biçimde küçük düşürücü değer yargısında bulunup (...) cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini kötüye kullandığı yolundaki küçük düşürücü ithamlarda bulunmuş” dedi ve cezalandırılmasını istedi. ceza genel kurulu, itirazı uzun tartışmalar sonunda 11'e karşı 13 oyla kabul etti.

4-) başbakan'ı yasadışı dinleyen ip'i görmezden geldi

başsavcı abdurrahman yalçınkaya, adalet bakanlığı müfettişleri'nin, ergenekon sanıklarıyla ilişkisi tespit edilen bazı hakim ve savcılar hakkında mahkemelerden dinleme kararı çıkartmasını da ak parti için kapatma davası gerekçesi sayarak harekete geçti. ancak aynı yalçınkaya, genel merkezi ve yayın organlarında yüzlerce yasadışı dinleme kaydı ele geçirilen işçi partisi hakkında hiçbir işlem yapmadı. ip'in yayın organlarında geçtiğimiz haftalarda başbakan erdoğan'ın 6 yıl boyunca mahkeme kararı olmadan yasadışı dinleme kayıtları ele geçirildi. 2 yönetici tutuklandı, başsavcı yine ip'in yasadışı dinleme kayıtları için hiçbir girişimde bulunmadı. ip'in genel başkanı ve çok sayıda yöneticisinin ‘ergenekon' kapsamında tutuklu olması da yalçınkaya için yeterli delil olmadı.

çubuklu'nun referans verdiği yasayı çiğnediler

genelkurmay adli müşaviri tuğgeneral hıfzı çubuklu, genelkurmay tarafından işletildiğini kabul ettiği sitelerin 5651 sayılı kanun çerçevesinde yayın yaptıklarını iddia etmişti. ancak sözkonusu kanunun 4. maddesi, “içerik sağlayıcı, internet ortamında kullanıma sunduğu her türlü içerikten sorumludur” hükmünü barındırıyor. yasanın bu hükmü gereği sözkonusu sitelerde yayınlanan kutsal değerlere yönelik ağır hakaretler ve ak parti hakkındaki suçlayıcı değerlendirmelerle ilgili olarak “içerik sağlayıcı” konumundaki genelkurmay sorumlu.

http://www.samanyoluhaber.com/h_329078_bassavci-yalcinkayani

akil defteri

eser karakaş, mehmet altan ve şahin alpay mehtap tv deki muhteşem programı.

http://www.mehtap.tv/...ram.aspx?contentıd=1087

onur oymen

chp’li onur öymen önceki gün türkiye büyük millet meclisi’nde bence utanç verici bir konuşma yaptı.

kürt sorunun çözümü için dersim’i örnek gösteren onur öymen’in bu konuşması hakkındaki gerçek hissiyatımı kaleme almak herhalde suç unsuru oluşturur.

şu kadarını söyleyeyim...

öymen, “dersim’de analar ağlamadı mı?” diye soruyor.

ağlamadı diyoruz.

çünkü ağlayacak ana kalmamıştı, kucaklarındaki bebeleriyle birlikte onlar da öldürülmüştü.

kaç bin insanın öldüğü veya öldürüldüğü bilinmiyor 1937-1938 olaylarında.

isyanın bastırılmasına katılan muhsin batur’un anılarına bir baksın öymen.

kitap elimde yok, bianet’ten alıntı yapıyorum. bianet şöyle aktarıyor eski hava kuvvetleri komutanı’nın anılarını:

“günlerden bir gün emir geldi, tren yoluyla elazığ’a vardık, oradan da ilk durak pertek olmak üzere harekete geçtik. iki aya yakın dersim’de görev yaptım. okuyucularımdan özür diliyorum ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum.”

eski bir askerin anlatmaktan utandığı bir dönemi örnek gösteriyor bize bu emekli diplomat.

eski dışişleri bakanı ve dönemin emniyet müdürü ihsan sabri çağlayangil “dersimlileri fare gibi boğdular, gaz kullandılar” dediği olaylar için hiçbir vicdan azabı duymuyor.

öymen örnek gösterecek kadar övdüğü bu olayların niye okullarda çocuklarımıza tarih dersinde okutulmasını savunmuyor anlamıyorum.
anlatın, ermeni tehcirini,

dersim’i.

siz devleti beklemeyin, chp yayınları olarak yapın bence, çünkü onlar sizin parti tarihinizin önemli bir parçası.

dersim’de dönemin yönetimi bölge halkına ne yaptıysa, yıllar sonra saddam aynısını halepçe’de yaptı.

bugün chp sözcüsü bir siyasetçi benzer bir çizgi öneriyor.

demokratik açılım, kürt açılımı, milli mutabakat...

ne derseniz deyin, bunları bir kenara bırakın.

türk olmayı kabul etmeyenlere, türklüğün değerini bilmeyenlere, türklere biat etmeyenlere, dersim’de ne yapıldıysa onu yapalım diyor.

dillerini, dinlerini, kültürlerini inkar edelim, bastıralım, direnirlerse dersim’de yaptığımızı yapalım diyor.

ne diyelim, paçan sıkıyorsa dene...

ya da sana kör ol demiyorum, kör olma da gör beni, diyorum...

bak şu tesadüfe ya da medyanın emir erleri

sufırdan zengin olan bir işadamını yanında işe başlamıştı bir arkadaşım.

bir gün sohbet sırasında ilk servetinin kaynağını sormuş, işadamı anlatmaya başlamış:

“ben 2-3 bin kadar radyo düğmesi ithal ettim. o zaman radyo düğmesi kıymetliydi. bak şu allah’ın işine grundig o sırada türkiye’de radyo montajı yapıyor ve gümrükte radyo düğmeleri kayboluyor. yenisini getirmek için zaman yok. bak şu allah’ın işine, ben de düğme olduğunu duyuyorlar, gelip 2 katı fiyata alıyorlar.”

star’ın dursun çiçek gelişmeleriyle yıkılmadıysa manşeti bana bu işadamını hatırlattı.

genelkurmay’ın yasadışı internet sitelerinin manşetleriyle, hürriyet ve milliyet gazetelerinin manşetleri birebir uyuyormuş.

ne dersiniz?

bak şu allah’ın işine.

ya da “tak-şak gazeteciliği.”

biri tak emrediyor, diğeri şak yapıyor.

bir de uluslararası arenada gazeteciyiz diye kıyamet koparıyorlar.

özgür gazeteciliklerinin engellendiğini savunuyorlar.

hadi oradan.

siz emir erisiniz...

sadece fiyatınız biraz pahalı.

http://www.samanyoluhaber.com/y_327781_ergun-babahan-kurtler!-.html

dave matthews band

canlı performansları muhteşem olan gruptur.izlediğim bi kaç konser dvd sinden sonra ağzım acık kalmıştır.zaten hemen hemen her konserlerini kaydederler ki şarkılarının canlı kayıtları stüdyo kayıtlarından iyidir.herbiri virtüöz olan elemanlardan oluşur.özellikle bir bateristleri vardırki akıllara zarardır.

family guy

8.sezonun 4. bölümü de yayınlanmış dizidir.bomba gibi yine family guy!

akp ve gulen i bitirme plani

türkiye tarihi günler yaşıyor.

eylem sürecinde suçüstü yapılan yeni bir darbe planı ile karşı karşıyayız.

halka tuzaklar kurarak hükümeti devirmeyi amaçlayan "irtica ile mücadele eylem planı" ıslak imzalı olarak artık savcıların elinde.

vatansever bir subay, geçmişte içerisinde yer aldığı "cunta"nın bütün pisliklerini, orijinal imzalı belgelerle birlikte savcılara ulaştırdı.

"çağrılırsam ifade vermeye de gelirim" diyen bu subayın, savcılara yazdığı ihbar mektubu dün haber merkezimize de ulaştı.

yürümekte olan bir soruşturma süreci olduğu için yayınlayıp yayınlamamak konusunda yazı işleri'nde çok tartıştık.

vardığımız kanaat, kamuoyu çıkarının tartışılmayacak kadar büyük olduğu ve yayınlamanın üzerimize sorumluluk olduğu şeklinde.

önümüzde dünyanın en saygın gazetelerinden new york times'ın "pentagon papers" olarak bilinen gazetecilik örneği var.

abd, vietnam'da savaş halindeyken, 1971'de savaş yanlılarının halkı aldattığını ortaya çıkaran savunma bakanlığı raporunu yayınladılar.

dönemin hükümeti "ulusal güvenlik" gerekçesiyle yayın yasağı koymaya çalıştı.

new york times'a önce washington post ardından da diğer gazeteler aynı belgeleri yayınlayarak destek verdi.

sonuçta, abd halkı kazandı.

abd ordusu bir bataklıktan kurtuldu.

kamu yararı her şeyin önüne geçti.

gazetemize de ulaşan tarihi nitelikteki "ihbar mektubu"nu işte bu duygu ve düşünceler ile yayınlıyoruz.

gayemiz ne "tsk'yı yıpratmak" ne de "bağcıyı dövmek."

yayınlıyoruz çünkü "peygamber ocağı" olarak gördüğümüz ordumuzu seviyoruz.

halkı ile arasına bariyerler koyan kirli cunta girişimlerinden ve can güvenliğini sağlamakla mesul olduğu halka tuzaklar kuran çürük elmalardan kurtulmasını istiyoruz.

gelelim mektubun içerisinde yer alan kanı donduracak 11 itirafa...

1- düşmanla mücadele amaçlı kurulan psikolojik harekât daire başkanlığı darbe amacı güden bir "cunta" tarafından kullanılıyor. düşmana değil halka psikolojik harekât uyguluyorlar.

2- cunta halen mevcut olan bir taburda faaliyetlerine aktif olarak devam ediyor.

3- hükümeti devirmek amaçlı "irtica ile mücadele eylem planı" albay dursun çiçek'e emir-komuta zinciri içerisinde yazdırıldı. emir ikinci başkan'dan geldi, iki general de katkı sağladı.

4- belgenin fotokopisi ortaya çıkınca, "bilgi destek birimi" adı altında faaliyet gösteren albay çiçek'in birimi üst amirlerin kontrolünde önce delillerden arındırıldı, sonra arandı.

5- 40 torba gizli belge ya da "kirli belge" önce doğrandı sonra yakıldı. soruşturmayı yürüten sivil savcılara temizlenmiş bilgisayarların hard-disk kopyaları gönderildi.

6- belgeyi hazırlayan birimde görev yapanlar korundu. terfi ettirildi. buna karşılık, haberi yapanlar "tsk'yı yıpratmakla" suçlandı. belgeyi yazanlar değil, ortaya çıkaranların cezalandırılması istendi.

7- skandal "eylem planı" ile ilgili deliller yok edildiği gibi, karartma çalışması da uygulandı. belgenin sahte olduğunun iddiası için özel bir grup kuruldu, gerekçeler üretildi. kamuoyuna ve basına sızdırılarak, gerçek belgenin "komplo" amaçlı "kâğıt parçası" olduğu şeklinde şüphe uyandırması sağlandı.

8- benzer bir olay yine albay çiçek imzalı sivil toplum kuruluşları'na yönelik fişlemede de yaşandı. çiçek'in bu andıçı da emir-komuta zinciri içerisinde hazırlattığı tespit edildi. kendisine herhangi bir ceza verilmedi. söz konusu resmi soruşturmanın belgesi savcıya gönderilen ekler arasında yer aldı.

9- devletin vali, kaymakam, hakim ve savcıları da dahil, cunta ekibi halkımızı tek tek fişledi.

10- cunta'nın 2007 eylül ayındaki faaliyetlerine bazı akademisyenler ve chp yönetiminden bazı politikacılar da katıldı. savcılara gönderilen ek belgede, yapılan bu ortak çalışmalardan birisine de yer verildi.

11- aktütün ve dağlıca karakol baskınları, çukurca'da mayın patlaması (bu olaylarda toplam 34 şehit verildi) ve poyrazköy cephaneliği gibi skandal eylemlerin içerisinde de cunta bizzat yer aldı.

hepsi birbirinden korkunç iddiaları bu şekilde özetlemek mümkün...

o halde "derin pkk-ergenekon-cunta" üçgeni ortaya çıkıyor. canımızı teslim ettiğimiz ordumuza sızan darbeciler, halkını arkasından vurmuş demektir. itiraf mektubunda yer alan en korkunç iddialardan birisi bu...

diğeri de "ana-muhalefet" partisinden bazı siyasetçilerin seçimle alt edemediği hükümeti devirmek için "cunta" ile işbirliğine gitmeleri. demokrasi dışı arayışlara yönelmeleri... eminin deniz baykal'ın bunların kimler olduğunu ve ne çalışması yaptığını kamuoyuyla paylaşacaktır.

türk silahlı kuvvetleri'nin hepsi belgeli olarak bir mensubu tarafından savcılara ulaştırılan bu iddialara bigâne kalmayacağına inancım tam. eylem planı'yla ilgili iddiaların aksine, hukuki sürecin önünü açacağına düşünüyorum.

zaten mektubun tek sevindirici yanı da bu...

türk silahlı kuvvetleri içerisinde de halkına savaş açan "cunta"nın verdiği rahatsızlık büyük. onlar da tsk'nın asli görevinden sapmaların kuruma büyük zarar verdiğine inanıyor.

http://www.samanyoluhaber.com/y_323920_erhan-basyurt-kani-do

akp ve gulen i bitirme plani

dursun çiçek albay’ın, “ak parti ve gülen’i bitirme planı”ndaki imzası “ıslak” çıkmış.

ıslak ve kurunun teknik karşılığını bilmiyorum. anladığımı yazayım:

imza dursun çiçek’e aitmiş.

belge de “sahte” değil, dibine kadar “gerçek”miş.

şimdi ben, “madem bir kâğıt parçasıdır, neden bu kadar büyütüyorsunuz?” dediğim için, posta kutuma zarif küfür mesajları bırakan psikolojik savaş artıklarından ve bazı ergenekon çocuklarından özür bekliyorum.

bekliyorum ama... özür dilemezler...

daha bilenmiş ve kararlı devam ederler eylemlerine.

çünkü, düşünceye küfürle karşılık veren büyüklerinden öyle öğrenmişler.

necati doğru ağabeyleri, “hangi elin kaleminden, ne amaçla çıktığı, ne amaçla ergenekon sanığı avukatın yazıhanesine konulduğu, yazıhaneye konulduktan sonra da 80 yıllık süzme sızdırma devlet gazeteciliğinin yeni ve taze bir türüne ‘al yayınla’ diye gönderilen belgenin aslında 24 saat içinde netleşmesi gerekirdi” diyecek, biz serinkanlı bir değerlendirme bekleyeceğiz.

hikmet bila ağabeyleri, “komik bir manzara... bir o kadar da içler acısı... biri havaya bir fotokopi attı, bütün türkiye, rüzgârda uçuşan kâğıt parçasının peşinde koşuyor” diyecek, biz suhulet ve anlayış bekleyeceğiz.

bekir coşkun ve “bidon kafa”giller olmadık hakaretler yağdıracak, darbeyi tedvire memur edilenleri değil, darbeye muhatap olanları sarakaya alacak, biz bu efkârın (!) müsademesinden “hayır” bekleyeceğiz.
bu arkadaşların da özür

borcu var...

derhal özür dileyecekler...

hemen...

diyecekler ki, “türkiye’deki cari darbe geleneği ve psikolojik savaş gerçekliğini gözetmeden, belgenin birileri tarafından uydurulmuş olduğunu yazdık... özür
dileriz. bu ülkede darbeler olmuştur, bu türden belgeler hazırlanmıştır, bundan sonra da hazırlanacaktır...”

böyle diyecekler.

biz de düşüneceğiz: özürlerini kabul etsek mi, etmesek mi?

işin bir de, “bürokratik dayanışma” boyutu var elbette.

bunu anlıyoruz...

genelkurmay başkanı, belge için, “kâğıt parçasıdır” demişti.

bir bölük siyasetçi balıklama atlamıştı iddianın üzerine.

bürokratik karar mekanizmalarını işgal edenler, belgede imzası bulunan şahsı değil, belgeyi yayınlayan taraf gazetesini hedef tahtasına oturtmuştu. soruşturmalar, davalar açmıştı, filan...

bütün bunlar olmuştu

kimse de sormamıştı...

genelkurmay başkanlığı’nın görevlendirdiği askeri savcılar aradılar, taradılar, soruşturdular, incelediler, sonunda dursun çiçek imzalı “halka karşı psikolojik savaş belgesi”nin “tırt” olduğu hükmüne vardılar.

bu nasıl oldu?

belgede imzası bulunan şahıs soruşturmadan yırttı ama malum belgeyi yayınlayan (ve büyük bir gazetecilik başarısına imza atan) taraf gazetesi birdenbire “sanık” mevkiine terfi ediverdi.

bu nasıl oldu?

daha da önemli soru şu:

dursun çiçek, belgenin kimden ve nereden sadır olduğu soruşturulurken, kırk yıldır kullandığı imzasını terkedip, mahkemeye “kolpa” bir imza numunesi gönderdi.

bunu niçin yaptı?

bu soruları sorun ki, size “gazeteci” diyebilelim.

konuyla alakasız (belki de alakalı) bir ek:

sen postal yalayacaksın, “ergenekon” sanıklarına kefil olacaksın, köşeni ticari işlerine alet edeceksin rezil olmayacaksın, refikin “özür dileme” yürekliliği gösterdiği için rezil olacak ve bu ülkede gazetecilik yapamayacak, öyle mi?

hadi git yat...

http://www.samanyoluhaber.com/y_323911_ahmet-kekec-islak-miy